Sermaye ortaklıkları, ekonomik hayatın temel yapı taşları arasında yer almakta; özellikle anonim ve limited şirketler, yatırım ve ticari faaliyetlerin merkezinde bulunmaktadır. Bu şirketlerde ortaklar arasındaki ilişkilerin bozulması, kimi zaman ortaklığın devamını imkânsız hâle getirecek düzeyde uyuşmazlıklara yol açabilmektedir. Bu tür durumlarda gündeme gelen en önemli hukuki yollardan biri ortaklığın feshi talebidir.
Ancak ortaklığın feshine ilişkin uyuşmazlıkların tahkim yoluyla çözümlenip çözümlenemeyeceği, Türk hukukunda uzun süredir tartışılan bir konudur.
Ortaklığın feshi, sermaye ortaklıklarında şirketin varlığının sona erdirilmesini hedefleyen, ağır sonuçlar doğuran bir hukuki müessesedir. Türk Ticaret Kanunu’nda özellikle anonim ve limited şirketler bakımından, haklı sebeplerin varlığı hâlinde mahkeme kararıyla fesih imkânı tanınmıştır.
Bu davalar;
Şirketin tüzel kişiliğini doğrudan etkileyen,
Ortakların tamamını ve üçüncü kişileri ilgilendiren,
Tescil ve ilan sonuçları doğuran
nitelikleri sebebiyle klasik alacak veya tazminat davalarından ayrılmaktadır.
Tahkime elverişlilik, bir uyuşmazlığın tarafların iradesine bırakılıp bırakılamayacağını ifade eder. Türk hukukunda genel ilke; tarafların serbestçe tasarruf edemeyeceği uyuşmazlıkların tahkime elverişli olmadığı yönündedir.
Bu çerçevede ortaklığın feshi davaları bakımından temel tartışma şu noktada yoğunlaşmaktadır:
Ortaklığın feshi, yalnızca taraflar arasındaki bir menfaat uyuşmazlığı mıdır, yoksa kamu düzenini ve üçüncü kişileri ilgilendiren bir statü meselesi midir?
Yargıtay uygulamasında, ortaklığın feshi taleplerinin kural olarak tahkime elverişli olmadığı kabul edilmektedir. Bu yaklaşımın temel gerekçeleri şunlardır:
Fesih kararının erga omnes etki doğurması
Şirket tüzel kişiliğinin sona ermesi gibi kamusal sonuçlar içermesi
Ticaret sicili tescili ve ilanı zorunlu kılması
Alacaklıların ve üçüncü kişilerin menfaatlerini doğrudan etkilemesi
Bu sebeplerle, esas sözleşmede veya ortaklar arasında bir tahkim şartı bulunsa dahi, ortaklığın feshi taleplerinin devlet mahkemeleri tarafından görülmesi gerektiği yönünde içtihatlar oluşmuştur.
Öğretide ise Yargıtay’ın bu katı yaklaşımı eleştirilmekte ve daha ayrımlı bir değerlendirme yapılması gerektiği savunulmaktadır. Doktrindeki görüşler genel olarak iki noktada toplanmaktadır:
1. Mutlak Tahkime Elverişsizlik Görüşü
Bu görüşe göre, ortaklığın feshi davaları şirketin hukuki varlığına ilişkin olup, taraf iradesine tabi değildir. Bu nedenle hiçbir şekilde tahkime konu edilemez.
2. Sınırlı Tahkime Elverişlilik Görüşü
Bu görüş ise, ortaklığın feshi talebinin dayandığı haklı sebeplerin varlığına ilişkin uyuşmazlıkların, belirli koşullar altında tahkime elverişli olabileceğini savunmaktadır. Özellikle:
Ortaklar arasındaki güven ilişkisinin zedelenmesi
Yönetimden dışlama
Şirket kaynaklarının kötüye kullanılması
gibi olgusal değerlendirmelerin, hakemler tarafından ele alınabileceği ileri sürülmektedir.
Türk Ticaret Kanunu, mahkemeye fesih yerine alternatif çözümler üretme imkânı da tanımaktadır. Bunlar arasında en önemlisi, davacı ortağın paylarının gerçek değer üzerinden satın alınmasına karar verilmesidir.
Doktrinde, özellikle bu tür feshe alternatif taleplerin, tahkime elverişlilik bakımından daha esnek değerlendirilmesi gerektiği ifade edilmektedir. Zira bu durumda şirketin varlığı sona ermemekte, uyuşmazlık esasen ekonomik bir menfaat ihtilafına indirgenmektedir.
Karşılaştırmalı hukukta, özellikle İsviçre ve Alman hukukunda, ortaklığın sona ermesine ilişkin uyuşmazlıklarda tahkime daha pragmatik bir yaklaşım benimsenmektedir. Bazı hukuk sistemlerinde, esas sözleşmede açık ve kapsamlı bir tahkim şartı bulunması hâlinde, ortaklığın feshiyle bağlantılı uyuşmazlıkların hakemlerce çözümlenmesine imkân tanınmaktadır.
Bu yaklaşımda belirleyici olan unsur, üçüncü kişilerin ve kamu düzeninin yeterince korunup korunmadığıdır.
Sermaye ortaklıklarında ortaklığın feshi uyuşmazlıkları, tahkime elverişlilik bakımından Türk hukukunun en tartışmalı alanlarından biridir. Yargıtay uygulaması, ağırlıklı olarak bu uyuşmazlıkların tahkime kapalı olduğu yönünde şekillenmiş olsa da, doktrinde daha esnek ve fonksiyonel yaklaşımlar giderek güç kazanmaktadır.